Bu yazıda ki amacım, anlama ve algılama olaylarını analiz etmek ve neden bize anlatılan bir şeyi anlayamayız bunun cevabını bulmak.

Bir şeyi anlamaktan bahsediyorsak, demek ki ortada bir anlatıcı vardır. Ama biz bu anlatıcıyı sadece insan olarak görmeyelim, çünkü karşıda bir nesnede olabilir, yani bir insanın bir arabanın nasıl çalıştığını anlamaya çalışması gibi.

Bu anlatıcının ne olabileceğiyle devam etmek istiyorum, bir insan,yazı,hayvan,müzik,resim, sanatsal şeyler vs. Şimdi anlatıcı ne olursa olsun aslında anlayan kişinin duyu organları ile bağlantısı olduğundan anlatıcıyı uzun uzun yazmak yerine direk duyu organlarını belirtmek daha kısa ve düzgün kategori edilmiş olur, o halde anlatıcı aslında görüntüden,sesten,kokudan,tattan,dokunuştan ve hislerden ibarettir.

Koku, tat, dokunuş ve hisler bizim gündelik hayatta çok üstünde durmadığımız şeyler daha doğrusu anladığımızı kabul ettiğimiz anlamı direk veren şeyler. Ne bileyin biri ensenize vurursa ve duyularınızda her hangi bir problem yoksa, bunu anlayamadım tekrar vurur musun demezsiniz, yani bu duyular anlaşılması zor değildir.

Görüntü ve seste eğer anlamını direk verecek şekildeyse sıkıntı yoktur, örneğin kuş sesi bizim içinde kuştur, avrupalı içinde kuştur, kuşun görüntüsü bizim içinde kuştur avrupalı içinde kuştur.

O halde problem anlamını direk, apaçık vermeyen şeyde yani dilde. Dil diye bir şey ürettik, ve her kültürde her ırkta farklı bir biçimde yer alıyor, aslında aynı anlamları ifade ederken bunu her kültürde farklı yoldan yapılıyor. Dil görüntü ve sesle oluşan bir şey, görüntüden kastım yazılardır, sesten kasıt da konuşmalardır.

Ben genel olarak, bir şeyleri izlediğimde, gördüğümde, deneyimlediğim de okumaya göre daha çok bir şeyler anlarım, zaten günümüzde okumak yerine video izleyerek öğrenmenin daha çok sevilmesinin sebebi de, okuduğunu anlamada bir problem olduğunun göstergesi niteliğinde.

Anlatırsanız unuturum, gösterirseniz hatırlarım, yaptırırsanız anlarım. ~ Çin Atasözü

Sözel olarak anlatıcıyı anlamakta ayrı bir mevzu ki, buda okullarda ki başarının öğretmene bağlı olduğunu gösteriyor, tabi şimdi öğrencide üzerine düşeni yapıyorsa.

Bu kadar yazdıktan sonra, şimdi gündelik dilde ki anlatım zayıflığının bizim anlamamızı nasıl etkilediğinden bahsedebilirim.

Anlamada ki en büyük aracımız dil çünkü iletişiminde en büyük aracı. Günlük kullanım dilinde, ne kadar zayıf bir anlatım olursa ve kişi buna alışırsa, akademik alandaki anlama kabiliyeti de bir o kadar azalıyor. Çünkü akademi de kullanılan anlatım tarzı, daha detaylı olmak zorunda. Ben bile şu yazıyı yazarken, konuya genelden girip, daraltmaya çalışıyorum. Gündelik anlatım tarzımızda ise her şey çok nettir ve dolaylı değildir, özellikle kadınlar da anlatım tarzı erkeklere göre daha detaylı olduğu için, kadınların anlama kabiliyetinin daha fazla olabileceğini düşünüyorum.

Felsefeye başlarken bir cümle ile karşılaştım, ve bu cümleyi gündelik hayatta pek kurmadığım için başlarda anlamakta zorlandım. Bir nesnenin örneğin kalemin ne olduğunu tanımlarken, felsefi açıdan şu şekilde tanımlarız.

Kalem kalemdir, kalem olmayan değildir.

Şimdi bu cümlenin, ilk kısmı gayet açık bir nevi “Dün dündür, bugün bugündür.” demek kadar anlaşılır bir cümle, lakin ikinci cümle olumsuzun olumsuzunu içeriyor buda olumlu anlama geliyor, aslında “Kalem kalemdir = kalem, kalem olmayan değildir.” demek anlam olarak bir birine eşittir. O halde “Dün dün olmayan değildir, bugün bugün olmayan değildir.” demekte aynı şeydir, peki bunu günlük hayatta kullanırsak kaç kişi anlayabilir ? Halbuki iki cümle de aynı anlamı veriyor. İşte meselenin burada patladığını düşünüyorum, daima kolay olanı seçip, zayıf bir anlatımı tercih ettiğimiz ve zor karmaşık cümleler kurmaktan kaçtığımız için anlama yeteneğimiz zayıf kalıyor. Aslında bunun sebebi sadece alışkanlığımızın olmaması yüzünden, yani bir kaç gün şu tarz cümleleri kullansak hemen alışabiliriz, ve tekrar duyduğumuzda anlamamız çok daha hızlı gerçekleşir.

Bu meseleye uzun zamandır taktığım için, hayatta şuna benzer diyaloglar yaşadım.

- Aşağı in, anahtarı al. + Neden aşağı ineyim ki zaten anahtarım var.

Sonrası anlaşamamazlık, aslında demek istediği, aşağı inip anahtarı almam değil, aşağı inerken yanıma anahtarı almam.

Şimdi bu sorun o kadar ciddi ki, verilen emri yanlış anlamaya kadar gidebiliyor, bu yüzden askeriye de emri tekrar etme olayı vardır.

Yanlış anlayarak veya hiç anlamayarak bir problemi nasıl çözebiliriz, sadece şansla. Çok okumak anlamayı geliştirebilir ama çok anlayarak okumak gerekiyor, bir felsefe kitabını hikaye kitabı gibi okuyamayız, her anlamadığımızda durup düşünmemiz gerekir, özellikle matematik problemlerinde laf salatası yaparak, işleri karmaşık hale getirebiliyorlar, aslında o laf salatasına alışkın olmak, o problemi de kolayca çözebilmemizi sağlar. Şimdi biz gündelik anlatımda her şeyi kısa net ve basit tuttuğumuz için, bu anlatıma alışan çocuklar ileride okulda veya kitaplarda okudukları cümleleri anlamayabilirler, o yüzden bazı günlük hayatta özellikle çocuklara karşı biraz daha karmaşık cümleler kurmayı öneriyorum.

Hatta gariptir ki gündelik dilde, sorduğumuz olumsuz soruların cevabı daima olumsuz önceliklidir.

Bizimle gelmiyor musun ? Evet ( Sizinle gelmiyorum) Hayır ( Sizinle gelmiyorum)

Soruya en kısa cevaplar olan evet veya hayırı verdiğinizde daima gelmiyorum cevabını veriyorsunuz. Halbuki evet ve hayır birbirine zıt anlamdadır, bizde ise quantum dan dolayı eş anlama gelebiliyor sanırım. Halbuki olması gereken hayır cevabının, hayır sizinle geliyorum anlamını vermesi gerektiği. Ama öncelik olarak biz o şekilde algılamıyoruz.

Dil öyle bir şey ki, her şeyi etkiliyor ve biz bunu göz ardı ediyoruz. Simgesel yazı dilini kullanan medeniyetlerin matematikte daha başarılı olduğu (Mısır), yazı dilini kullanan medeniyetlerin ise mantıkta daha başarılı olduğu söyleniyor. (Antik Yunan). Dil değişince de bir çok şey değişiyor.

Sonuç olarak, gündelik anlatımdaki zayıflığın, akademik anlamdaki başarısızlığın bir sebebi olduğunu düşünüyorum.